Son yıllarda Kürt siyasal hareketi bağlamında, belirli aktörlerin etnik kökenlerine ilişkin açıklamaları ve bu açıklamaların politik işlevi üzerine artan bir tartışma gözlemlenmektedir. Kürt kamuoyunda bilinen bazı siyasal figürlerin annelerinin ya da soy kökenlerinin Türkmen olduğuna dair beyanları, ilk olarak Abdullah Öcalan tarafından dile getirilmiş; ardından PKK’nin kurucu ve yönetici kadrolarında yer alan Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Cemil Bayık gibi isimlerle birlikte bu tartışma daha görünür hale gelmiştir.
Bu bağlamda tartışmanın temel ekseni, bireylerin etnik kökenlerinden ziyade temsiliyet ve siyasal meşruiyet sorunudur. Kürt ulusal mücadelesi adına karar alma, yönlendirme ve liderlik konumlarında bulunan bu kadroların, Kürt halkı tarafından doğrudan seçilmemiş olmaları ve tarihsel Kürt siyasal mücadelesi içinde kuruluş öncesinde belirgin bir toplumsal karşılığa sahip olmamaları, eleştirilerin ana dayanağını oluşturmaktadır.
Yaklaşık elli yıllık silahlı ve siyasal mücadele süreci incelendiğinde, bu kadroların Kürt halkı adına ön planda yer almalarına rağmen, Kürtlerin kolektif statüsüne ilişkin somut, kalıcı ve hukuki bir kazanımın elde edilemediği görülmektedir. Buna karşın, söz konusu yapı kendisini “demokratikleşme”, “çoğulculuk” ve “öz yönetim” gibi kavramlarla tanımlamaya devam etmektedir. Ancak demokratik söylem ile örgütsel pratik arasındaki uyumsuzluk, bu iddiaların inandırıcılığını zayıflatmaktadır.
Örgütsel yapı incelendiğinde, karar alma süreçlerinin merkezîleştiği, kurumsal mekanizmaların büyük ölçüde işlevsiz kaldığı ve nihai iradenin tek bir lider figüründe toplandığı görülmektedir. Siyasal teoride demokrasi, çoğulculuk, katılım ve hesap verebilirlik ilkelerine dayanırken; lider kültünün belirleyici olduğu yapılarda demokratik bir iç işleyişten söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle, demokratik değerleri savunduğunu iddia eden ancak kendi iç yapısında bu değerleri kurumsallaştıramayan hareketlerin, demokrasi söylemi büyük ölçüde retorik düzeyde kalmaktadır.