Çırê Musyon

16 Kasım 2022 Çarşamba

PADİŞAH VAHDETTİN "SOYU SOPU BELLİ OLMAYAN"

 12 Kasım 2022 Cumartesi

Osmanlı’da başta birçok padişah olmak üzere üst düzey yönetimde büyük bir Türk düşmanlığı vardı.

Devletin en üst mertebelerinde Ermenilere, Rumlara yer veren Osmanlı’da son Padişah Vahdettin’in Türkleri aşağılayan sözleri de bunun adeta kanıtıdır.

Atatürk'ün rütbelerini, nişanlarını ve madalyalarını söktü.
Yetmedi; Atatürk'ü ve silah arkadaşlarını idama mahkum eden Divan-ı Harbi Örfi kararını imzaladı.
O da yetmedi; Atatürk ve silah arkadaşlarının “katli vaciptir” fetvasını onay verdi.

Osmanlı’nın son Padişahı Vahdettin, milli mücadeleyi engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı, sonra da İngiliz gemisine binerek ülkeden kaçtı.

Yıllardır yıkılmaya yüz tutmuş ve kuruluşundaki Türklük bilincini çoktan yitirmiş Osmanlı’nın son padişahı Vahdettin, sadece milli mücadeleye değil Türklere, Türklüğe de düşmandı.

Osmanlı'dan önce Anadolu'nun yüzde 80'i Türktür. Osmanlı bu oranı yüzde 50'nin altına indirmiştir.

Vahdettin’in kendi de itiraf ettiği gibi Osmanlı, Yavuz Sultan Selim’den sonra tamamen Türkçülük karşıtı politika izledi.

Devletin son dönemlerinde en üst kademelere Ermeni ve Rumların doldurulması, bunun sadece bir yansıması.

"SOYU SOPU BELLİ OLMAYAN..."

Bu Türk düşmanlığının en somut örneği ise kaçak padişah Vahdettin’in Mısır’da yayımlanan bir makalesidir.

Vahdettin bu açıklamasında kaçışına kılıf uydurup, kendini savunmak için çabalarken satırlarının arasına Türk düşmanlığını da sıkıştırmıştır.

Refik Halid Karay’ın elde ettiği Mısır’da yayınlanan El Ahram gazetesinin 16 Nisan 1923 tarih ve 14024 sayılı nüshasında Vahdettin’in Türk milletinin aşağıladığı ve soyuna sopuna dil uzattığı bölüm şöyledir:

"Netice-i kelâm olarak şurasını beyan ederim ki, hilâfet meselesinin halli, dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk ve mahlût (kuşkulu ve karışık), askerîden ve sünuf-u saireden (diğer sınıflardan) mürekkep bir şirzime-i kalile (küçük bir azınlık) ile, kısmen mükreh ve mücber (korkutulmuş ve zorlanmış) ve kısmen ahvalin ledünni-yatından (iç yüzünden) bî-haber olarak mugfel halinde (kandırılmış) bulunan beş altı milyonluk masum Türk kavminin selahiyeti dahilinde olmayıp, bu; üçyüz milyonluk âlem-i İslâmın tamamına taallûk edecek bir mesele-i azimedir."

Ayrıca Sultan Vahdettin, bununla da kalmayıp Osmanlı’nın Yavuz Sultan Selim’den sonra Türk saltanatı değil Saltanat-ı Muhammediyye olduğunu şu sözlerle savunuyor:

"Ceddim Osman Gazi’den Selim-i Evvel’e kadar Devlet-i Osmaniyye namıyla Türk Saltanatı (sayfa 10) var idi, Selim-i Evvel’den sonra ise bu saltanat hilâfetin inzimamıyla (eklenmesiyle) Saltanat-ı Muhammediyye haline geçmişti."

Murat Bardakçı her ne kadar yalanlamış olsa da işin aslı budur…

Sultan Vahdettin'in; Türklere, Ankara hükümetine ve Atatürk'e ağır hakaretler ettiği, Mısır, “El-Ahram” gazetesinin yayınladığı, ama bizim Osmanlıcılar tarafından sürekli inkar edilip, gizlenen Vahdettin'in meşhur 'Hicaz Bildirisi"nin Fransız arşivinden çıkan belgesi şöyle:

OSMANLI ŞİİRLERİNDE TÜRK DÜŞMANLIĞI

Bunun yanı sıra; Kanuni Sultan Süleyman’ın has şairlerinden Taşlıcalı Yahya, “Türk-i ebter” yani, soysuz Türk diye aşağılar ve şunları söyler:

"Bî-namaz idi hem yüz-i kare
Düşmeyince başı inmezdi yere

O yüzü kara, alçak adam namaz kılmazdı
Başı kesilmeden, yere değmez.

Saray sekreteri Kadimi mahlaslı şair:

Türk’ü zannetme ki ola âdem
Türk ile oturma durma bir dem

Ser-i Etrak’i kesip hiç yime gam
Uktül-üt Türk’e velev kane ebak

Türk’ü sakın insan sanma
Bir an bile asla gelme bir araya

Türklerin başını üzülmeden kes
Baban bile olsa Türk’ü katlet"

Meşhur şair Nef’i de şöyle diyor:

"O faziletle bak eşek Türk’e
Asrının hâce-i efdali görünür

O anlayışla bak eşek Türk’e
Çağının seçkin hocası görünür.

Gider ol Türk-i dûnı kim dahi
Torbasında seferceli görünür

Uzaklaştır o aşağılık Türk’ü ki
Torbasında ayvası görünür (donunda götü görünür)

Türk’e Hak, çeşme-i idraki haram etmişdir
Eylese her ne kadar sözünü sihr-i helâl

Allah,Türk’e akıl çeşmesini haram etmiştir
İsterse sözlerini sihirlerle bezesin"

Padişah hocası sayılan tarihçi Sadettin Efendi de Türk’ten söz ederken, Etrak-ı bî-idrak, yani "Akılsız, anlayışsız aptal" Türk, der.

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

"DEVŞİRMELER YALILARDA SEFA SÜRERKEN TÜRK MİLLETİ TEZEK PEŞİNDE KOŞUYORDU"

Büyük Türk düşünürü ve tarihçi Yusuf Akçura, meşhur Üç Tarz-ı Siyaset kitabında Osmanlı’nın bu konudaki siyasi politikasını şu sözlerle özetler:

"Osmanlı milleti oluşturma projesi Bayezid dönemi başlayıp Abdülaziz döneminde, başarısız olunduğunun anlaşılması üzerine terk olunur. Türkiye Cumhuriyeti Türkçülüğün başarısıdır."

Ömer Seyfettin ise şu cümle ile "İslamcılık adı altında Türk düşmanlığı yapan soysuzlardan nefret ediyorum." bu politikaya öfkesini dile getirmiştir.

Öte yandan büyük tarihçi Halil İnalcık da Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Meclis’te ilk kez seslenirken "Büyük Türk Milleti" diyerek hitap etmesini şu cümleler ile anlatmıştır:

"Bu topraklarda son 700 yılda bir tek yönetici yoktur ki konuşmasına “Türk” diyerek başlasın."

Bu cümle bu konuda son 700 yılın özeti olsa gerek…

Ahmet Haşim'in 3 Eylül 1919 tarihinde dönemin Manisa Milletvekili Refik Şevket Bey'e gönderdiği mektupta "İstanbul’daki devşirmeler, Saraylarda, Boğazın iki yakasında ve Marmara Denizin kenarındaki köşklerde, yalılarda lüks hayat sürerken, Anadolu'daki insan hayvan peşinde koşup, tezek toplayıp ısınmak için uğraşıyordu." sözleri ise Türk insanının ne kadar değersizleştirildiğinin sadece küçük bir örneğidir.

Osmanlı’nın Türk olup olmadığını da tartışmaya açan Mutlu Tuncer, “Osmanlı’nın Türk olduğunu kanıtlayan hiçbir belge, hiçbir bulgu yoktur. Ama Osmanlı’nın Türk olmadığına dair birçok delil vardır. Türk olgusu, Osmanlı’dan çok uzaktır” diyor. Öte yandan Osmanlı’nın bir hanedanlık kültürü olduğunu savunan yazar, Osmanlının hiçbir zaman Türklerle barışık olmadığını öne sürerek, Kurulduğu günden bu yana, Türk olduğunu söylemeyen, Türkleri iteleyen bir saray topluluğunun bize ecdat olarak dayatılması büyük bir yanılgıdır, diyor.

Bu makaleyi "Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır" diyen büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözleriyle bitirmek yerinde olsa gerek:

"Ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk birliğinin, bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım."

"Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir."

"Ne mutlu Türk'üm diyene"

14 Kasım 2022 Pazartesi

Osmanlı mirası ve Türkler!

 

Osmanlı mirası ve Türkler!

''Fakat biz Türkleri, kendimizi anlatmak için ırk hüviyetimizi hiç bir zaman dile getiremezdik. Irkımızı da bilmez, ya inkar ederdik. Milletimizin adı geçmek lazım geldiği zaman kendimize sadece: Osmanlı! Der geçerdik hatta dilimizin adı bile Türkçe değil, Osmanlıcaydı.''
Osmanlı mirası ve Türkler!
Makaleyi Paylaş

Türklük ve tarihi konusunda önemli ipuçları veren, Türk Devleti’nin kimler tarafından ve nasıl kurulduğuna dair anlatımlar kitapta mevcut. Türk devleti kurucu kadrosunun hiç biri Türk değil. Yüzde 90’ı Balkan kökenli. Türklük ve Kafkasya hayalı, ergenekon ve benzeri safsataların ne zaman ve nasıl vücut bulduğu, türklüğün bu yalan üzerinde nasıl inşa edildiği ve Osmanlı imparatorluğun tarihi boyunca bu devşirme grupla ilişkisini, Şevket Süreyya Aydemir, “Suyu Arayan Adam” adlı anı kitabında anlatmış.

Kafkasya hayalı nasıl oluşmuş ve bu hayal, bugüne kadar nasıl geldiği konusunda bir aydınlanma, Türk diye bir milletin de tarihte var olup olmadığı, varsa hangi coğrafyada yaşadığı, nereyi yurt ettiği, vatanının neresi olduğu konusu önemlidir. Şundan önemlidir: Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde onlarca millet var ve bu milletler önemli bölgeleri, güçleri temsil etmektedirler. Ne yazık ki bu kombinezonun için de Türk diye bir milletin sözü edilmez. Tarih, 1850’lere kadar Türklerin adından ve varlığından adından habersizdir! Bu durumu, türkçülüğün babası Şevket Süreyya Aydemir şöyle izah ediyor:

“...Fakat kendimize Türk diyemezdik...” (sy, 55) diyor ve şöyle bir detay veriyor:

“Halbuki bu imparatorlukta yaşayan diğer ırkların, diğer milletlerin hepsi kendilerini, kendi milletlerin adiyle tanır ve öyle anarlardı. Benim okuduğum asker mektebinde Yemen’den Kürdistan’dan, veya sarayla hısım akraba olan Çerkes köylerinden getirilen imtiyazlı çocuklar hep milliyetleriyle övünürlerdi. Bize (biz Türklere) yukardan bakarlardı.

Fakat biz Türkleri, kendimizi anlatmak için ırk hüviyetimizi hiç bir zaman dile getiremezdik. Irkımızı da bilmez, ya inkar ederdik. Milletimizin adı geçmek lazım geldiği zaman kendimize sadece:

-Osmanlı!

Der geçerdik hatta dilimizin adı bile Türkçe değil, Osmanlıcaydı. Tarihimizin de Osmanlı tarihi olduğu gibi. Reddedilen, inkar edilen Türk adına kimsenin sahip çıkmaması için her tedbir alınmıştı. Umumi kanata göre Türk, kaba, görgüsüz ve kabiliyetsiz bir varlıktı.”(sy,56)

Bu anlatımdan anlaşıldığı gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun idari kısmında ve yönetici pozisyonunda bir tek Türk yoktur. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunu Türk imparatorluğu olarak görmek tarihi bir yanılgıdır. Osmanlı imparatorluğu bünyesin de Türkler emsalesi okunmayan bir gruptur. Hiç bir yönetim kademesinde yoklar ve “Türk, kaba, görgüsüz ve kabiliyetsiz bir varlık!” olarak ifade edilirdi. Osmanlı imparatorluğu bünyesindeki diğer milletlere; “kendi milletlerin adıyla tanır ve öyle anarlardı. Benim okuduğum asker mektebinde Yemen’den Kürdistan’dan, veya sarayla hısım akraba olan Çerkez köylerinden getirilen imtiyazlı çocuklar hep milliyetleriyle övünürlerdi.”(sy.56) gerçeği, bu kelimeden (Türk) utandıkları ve hiç kullanmadıkları anlamına geliyor. O halde Bir tarihe, vatana, dile ve Kültüre sahip olmayan bu “Türk” denilen güruh, diğer görkemli ve imtiyazlı milletlere rağmen, nasıl Osmanlı imparatorluğun tek mirasçısı olarak tarihe geçti? İmparatorluk bünyesindeki köklü milletlere ne oldu?

Yurdu olmayan bu devşirme kalabalığın, devlet kuruluşundan sonra, devlet imkanları ve imtiyazı ile nasıl “Türk ve vatan ”sahibi olduğu araştırmaya değer bir konudur. “Ergenekon efsanesi” adı altında uydurulan hikaye, aslında bu devşirme toplumun bir yurdu, bu yurt üzerinde oluşan bir tarih, dil-kültürü olmadığının önemli bir hayali belgesidir. Hikayede “bir yeniden doğuş ve kurtuluş” yalanına dayalı hayali düşünce, yurtsuz bir insan kalabalığının feryadı olarak algılanır.

Yazar bir tasvirinde “yeni bir hareketin Türklükle taçlandığı” iddiasını, aslında dünya jeopolitik dengelerinde, 17 Ekim Devrimi’nin cereyan etmesiyle, böyle bir devletin “komünizme tampon” bir devlete ihtiyaç duyuldu gerçeğidir. Eğer 17 Ekim devrimi olmasaydı, büyük bir olasılıkla böyle geniş toprakları gasp eden bir devlet de olmayacaktı! Dolayısıyla “kaba ve görgüsüz Türk ”ün birden bire devlet sahibi ve “efendi Türk’e dönüşmesi başka nasıl izah edilebilir. En güçlü toplumların bölündüğü, topraklarının paylaşıldığı ve yerine millet bile olmayan devşirme bir kalabalığa dayalı bir devlet kurma amacı, zamanın emperyal güçlerinin kararıdır. Türk solcusu, Türk aydını bu kararı “milli kurtuluş mücadelesi” olarak hikaye etmiş. Devlet kurulana kadar Türk yok. Devlet, yalan üzerine hem türkü, hem tarihini ve hem de dilini yaratan bir araç olarak kullanmıştır. Üzerinde kurulan topraklara “artık Osmanlı toprağı” değil, “Türk yurdu” denilmesinin yegane gücü devlet sahibi olma imtiyazıdır. Başka milletlerin kültürü, tarihi ve toprakları üzerinde devlet olma hikayesi bu. Aşırı şiddet içeren araçlarla bu imkan kullanılarak bu başarılmış. Düşünün, Küçük Asya ve Anatolia’daki Rumları ve diğer milletleri sürüyorsunuz ve yerlerine balkanlardan 3,5 milyon insan getiriyorsunuz. Bu insanların her bir gruba ait ve başka bir dil konuşuyor. Ama bir teki “Türkçe” denilen dili bilmiyor ve “Türk” ismini de ilk kez duyuyor. Sadece müslümanlığı kabul etmiş gruplar. Onları devlet eliyle kısa bir sürede tornadan geçirir gibi “bir türk yaratma”  ürünü haline getiriyorsunuz. İşte “ergenekon hikayesi”nin bize anlattığı gerçek bu. Dolayısıyla yazarın “Hunlar, Karahitaylar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlar, sonra Moğollar, tatarlar, Kırgızlar, hatta Finler, Macarlar hepsi şimdi Türk ve bizim kardeşimiz olmuşlardı.”(sy 59) gerçeğinin altındaki sır bu devlet sırrıdır. Yani bir zorba devletin, zorla karışık kalabalığı dönüştürerek, ortaya “bir Türk milleti” yaratma hikayesidir.

1900’ların başına kadar “turan hayalı” görünmüyor. İkinci dünya savaşı ve Türk devletinin kuruluş ile birlikte, özellikle genç subaylar grubu arasında yaygınlaştırılan bu düşünce, Almanya’nın birinci Dünya savaşındaki Kafkasya üzerindeki emperyal amaçları ile örtüşen bir turan hikayesidir. Bu da gösteriyor ki, Almanlar, Türklük ve genç subayların yetiştirilmesinde -ki kitabın yazarı Şevket Süreyya Aydemir de bu gruptan biri- büyük rol oynamıştır. Dolayısıyla, önce yönü balkanlar ve Avrupa’ya dönük olan bu grup, Osmanlı İmparatorluğunun balkanlarda aldığı ağır yenilgiden sonra, 17 Ekim devrimiyle ortaya çıkan yeni durum karşısında, bir devletin kurulması, anlaşılıyor ki Küçük Asya, Anatolia ve Kurdistan da elde ettiği topraklar üzerinde, bu devlete bağlı bir milleti yaratma hikayesi başlıyor. İşte “Turan hayalı” da bu dönemde hikayeye iliştiriliyor.

Kürdler böyle bir devlete ve bu devletin yarattığı bir devşirme topluma yenik düşüyor. Kurdler kendi köklü ve güçlü dillerini, kültürlerini terk ederek bu ekleti dile esir düşüyor ve asimile oluyor. Bunu algılamak, bir ulus olmanın, yurt sahibi olmanın bilincine varmak anlamına gelir.

Biz Kurdlerin hikayesi de Aslanın tilkiye esir düştüğü hikayesidir ve tosbağanın geçmiş olsuna geldiği hikayedir.

Alintidir