Çırê Musyon

22 Eylül 2026 Salı

BEG BEG O HEGADA BİR TARLA VAR O BİZİM!


Kadastro 1980 ra pêy, dewe Çolig Simsor'id etud virazeno.
Mehmûrê hûkmat şînî vêrî Pird Simsor.

Êrdê vêr pirdî ê Zoxpayîcuno.

Dewicê ma, Sadik Hêmîk û Silêmon Rizê, guya tirkî zûnî! Bênî berfekt dewicûn ma. Hegan dewicon mocnênî mehmûrê hûkmat.

Sadik, mehmûr ra vano:

— Beg, beg! O tarlada bir hêga var!

A roc Hêm Fat zî dewido. Yo zî pa dewîcuna ucado. Hêm rind tirkî zanênî û ardimê mehmûrî kerdibî.

Gurê mehmûr qediyêno, şînî Çolig.

Roc bîn, Hêm amebi Çolig, bib mêmanê ma.

Vatînî:

— Saq û Sêl ma, vîst serra zêde esto amê Çolig. Hema di kêlîmê tirkî nîmûsê!

Mêhmûrra vatîn:

— Beg beg! O tarlada da bir hêga var!

Mi êyn ra wa!

— Herê mi qin ra! Tarla û hêga zê ciyê!

— Mêhnê tarla, zuvan ma di hêgawo!

Irfan Kaya

13 Eylül 2026 Pazar

Ey çi gîb ma werd



Waxt vêrî yew ağa û xizmekarê xo estî. Yew roc pîya pê êrebê ağayî şî bacar. Rahar êyn benû di cê. Astor êrebî ser raharî sil kenû.
Ağa xob xo fıkriyenû. Ağa zano çima xizmekarê êrebê êyd esto. Ağa qayilû xizmekarî kay (dem) bikû. Ağa vano:
— Ero Memo, ti in sil astor borî, ez in êrebê xo dûno to.
Mem xob xo fıkriyenû û qirarê xo dano. Bênd astor dûn destê ağayî û êrebe ra yenû war. Sil êrd ra dûn arye û wenû.
Ağa vano:
— Memo, in êrebê na sehat ra pê ê tuyo.
Ağa poşman benû, la bele êrebê bîyû malê xizmekarî.
Mem sil werdış serê ra zaf qehrîyenû. Şeref û xesletê Mem bîyû ponc perê.
Ağa û Mem gurê xo bacarî vênênî û tepîya agêren dewê xo. Raharî de yewbînonî qisê nêkenî. Yên cag o Mem gi werdû, ucad vindênî.
Ağa vano:
— Memo, mi yew xeletî kerd, êrebê mi destra şî. Bê ez heqê gi werdışî to bıdî, êrebê mi tepîya bid mi?
Fêk Mem ra hema boyê gî yena û hêrs bîyayo.
Mem agêren ağayî vano:
— Tamam, de têz bê war. Êrd ra o gî vişk arye û bor. Ez êrebê tura nêgeno, tepîya dano to.
Ağa êrebê ra yenû war, êrd ra gî vişk dûn arye û wenû.
Dima qên raharî yên nizdê dew. Mem vano:
— Ağa, waxtîg ma şînî bacar, êrebê ê to bî. Ma tepîya agêyrê dew, êrebê honc ê tuyo.
La ey ci gîb ma werd.
13.01.2014

10 Eylül 2026 Perşembe

Alevilik ve şafilik

 Bu alevi-şafii tartışmaları benim açımdan verimli oldu. Kabaca bildiğim bilgiler derinlik kazandı, Biraz daha ayrıntılara vakıf oldum.

Bilgileri paylaşmadan önce şunu belirteyim ki gereksiz yorumlara cevap verme ihtiyacı doğmasın. Kürt siyasasının (ve elbette Türk slyası da dahil) geçmişe referans verme hastalığı bu gereksiz polemiklere zemin hazırlıyor. Tarihi dönemeçler vardır, bunlar tarihsel gerçekliklerdir. Bu gerçeklikler günümüze uymuyor olabilir. Uyuyorsa da geleceğe dair bir perspektif sunmuyordur. Bin yıllık kardeşlik retoriği günümüz dünyasında siyasal bir anlam ifade etmediği gibi verili tahakküm ilişkilerinin devamına olanak sağlayan, kapı aralayan samimiyetten yoksun boş gösteren bir ifadedir. Eşitsiz siyasal ilişkiye eşitmiş gibi anlam yüklemektir. Bu anlamda ne Çanakkale, ne Malazgirt ne de Çaldıran göndermeleri gelecek perspektifi sunmaya yardımcı olmaz. Gelecek projeksiyonu oluşturmaya da merhem olmaz. Sembolik olduğundan kuşku yok elbette. Fakat semboller içerik hakkında önemli ipuçları barındırır. İrlandalının İngiliz kraliyeti karşısında eli cebinde tokalaşması da semboldür. Bu tavır tokalaşmaya engel değildir. (esasında post bu kadar olsa da olur. Mevzudan yine çok uzaklaştım)
Şimdi mevzuya dönelim. Kısa maddeler halinde ilerlemek zorundayım.
1- Alevilik 20.yüzyıl kavramlaştırması. Şemsiye kavram olarak senkretik heteredoks İslami inanç akımların genel adıdır. Hepsi bir tarikattan neşet etmiştir. Bilin bakalım bu tarikatların (önemli bir bölümü) kökeni hangi sünni fıkhına dayanmaktadır? Cevap veriyorum çoğu şafii mezhebinden çıkmıştır. Vefaiyye, safeviyye, adiyye tarikatları şafii kökenli tassavufi tarikatlardır. Ebul vefa el kurdi, Şah ismail, Şeyh Adi hepsi köken olarak şafiidir. Hacı Bektaşi Veli vefaiyye tarikatına bağlı bir müriddir köken itibariyle. Yarsaniliğin kurucusu Sultan Sahak yine köken itibariyle şafii medreselerde eğitim görmüştür. Ahmet Yesevi hanefidir. Bir tek nusayriliğin kurucusu şii kökenlidir.
2- Safeviyye tarikatı Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar dönemlerinde heteredoks bir yapıya dönüşüyor. Esasında tasavvuf elhlinin zahiri inançsal gösterişten ve /veya iktidar payandası olmaktan uzaklaşması inanç anlamında çok olumlu bir manevra alanı kazandırmıştır bu inanç sahiplerine. İçsel bir yolculuktur bu. İktidarı hedeflemeyen, yalnızca iç dayanışma ile tanrıya gösterişsiz kulluğu esas alan barışçıl bir düzeni ifade eder. Safeviyye tarikatı da başta böyle bir inanç merkezi idi.
3- Şah Ismail Akkoyunlu hükümdarının yeğeni olarak (annesi uzun Hasanın kızı) siyasal bir bilinçle yetişiyor. Safeviyye tarikatını devletleştirir ve akkoyunları yıkar. Devletleşme ile birlikte caferilik mezhebini resmi mezhep yapar. Bundan sonrası işid benzeri koyu bir taasupla inanç anlamında yayılmacı bir politika izler. Amacı herkesi şii yapmak ve kendi mehdiliğini herkese kabul ettirmek. Bu uğurda çok kan döker. İran başta şafii idi. Kılıç zoruyla herkesi şii yapar. Azerbaycan, İran ve Kürdistan coğrafyasında siyasi hedeflerini bağnaz inancıyla paralel yürütür. Öyle ki bağdatta imam henefi ile abdulkadir geylaninin mezarını açtırıp kemiklerini köpeklere atar (aklımda öyle kalmış)
4- Kürdistanda terör estirir. Kendisine biat için giden kürt mirlerini hapse atar. Yerlerine Türkmen yöneticiler atar (kayyum sistemi). Bu durum haliyle rahatsızlık yaratır. Çünkü hem siyasi anlamda hem de inanç anlamında büyük bir baskı vardır. Tarih yazımında anakronizim hastalığı olduğu için o günün koşullarında hristiyan ermeniler, hristiyan Süryaniler bu durumdan ne kadar etkilendi bilmiyoruz. Muhtemelen etkilenmişlerdir. Öte yandan o dönemde Ezidi aşiretler belki müslümanlardan fazlaydı. Onların da etkilenmemesi mümkün değil. Yanı sıra raye heq inancına mensup halk da bu baskıdan nasibini almıştır. Zannedildiği gibi o dönemlerde Kürtlerin yekünü (aleviler haricinde) sünmi şafii değildi. Kürtlerin islamlaşması yoğun olarak 18..yüzyılda halidilik üzerinden olmuştur. Öncesinde safevilerin yıkılması ile birlikte görece özerkleşen kürt medreseleri kendi dilinde eğitim yapmaya başlamış ve belli başlı medrese alimleri bu dönemde ortaya çıkmışlardır. (ahmedè xani, meleyi ciziri, feqiye teyran vs)
5-Günümüzde alevillere kızılbaş da deniyor bu yanlış. Çünkü kızılbaş safevi askeri bürokrasisinin adı idi. Öte yandan savevilere biat eden herkese haliyle kızılbaş deniyordu. Bugün itibariyle İran islam cumhuriyetine kızılbaş denebilir belki ama alevillere kızılbaş denemez. Kızılbaşlık siyasal islamdır dönem itibariyle. Heteredoks tasavvufi inanç merkezleri siyasal bir amaç gütmüyordu
6- Yavuz Selim'de hırsları olan Şah ismailin simetrisi bir sultandı. O da kendi topraklarında mimlediği Türkmen alevileri öldürdü. Ulema hanefi, asker bektaşi idi. Türkmen aleviler hangi tarikata bağlıydı bilmiyorum. Bunlar gerçekten kızılbaş taraftarı mıydı o da belli değil. Bilinen tek şey şahkulu isyanı yavuzun gözünü korkutmuş. Çaldırana giden yolda yol temizliği yapmış. Bektaşi yeniçerileri nasıl ikna etti muamma.
6- çerçevesini çizdiğim bu ortamda idrisi bitlisi Osmanlı sarayının bir memuru olarak kürt beylerini Osmanlı safında savaşa turmak için ikna turlarına çıkıyor. Osmanlı sarayından önce akkoyunlu sarayında babası ile birlikte memur olarak çalışmışlar. Şimdi bu saray memuruna çok anlamlar yükleniyor. Fetvaları o vermiş, savaş kararını o almış, padişahı kandırmış ve iflah olmaz bir alevi düşmanı. Ve en önemlisi şafii. O olmasa muhtemelen Yavuz başka birileri vasıtasıyla kürt mirlerini ikna ederdi. Çünkü kürt mirleri de rahatsızdı durumdan. Hasılı eşit bir ilişki gibi lanse ediliyor Yavuz ile bitlisi arasındaki ilişki. Bunların hiç biri doğru değil tabi. Fakat günün sonunda kürt mirleri rahat bir nefes alır kabaca ikinci Mahmut dönemine kadar özerk bir yapıda varlıklarını sürdürürler. Kürt medreseleri kürtçe eğitim yapar. Siyasal olarak görece daha özgür bir şekilde topraklarını yönetirler. Bu anlamda Osmanlı ile safeviler arasında epey bir fark olduğunu teslim etmemiz lazım. Aynı şey diğer etnisite ve inançlar için de geçerli.
7- Şafii alevi muhabbetini köpürtenler muhtemelen bu bilgilere sahipler. Ben burada siyasal bir mühendislik seziyorum. Çünkü kavramların temsili üzerinden siyasal pozisyonlar alınıyor. Şafii kürt demek kısaca. Şafii temsili bu. Hanefi makbul görülüyor çünkü diyanetin resmi mezhebi. Daha doğrusu hanefinin temsili Türk. Cumhuriyet dönemi aleviler açısından daha kanlı geçmiştir. Fakat idrisi bitlisi diyen kişi Yavuz köprüsünden geçer, Sabihadan uçağa biner bir yerlere gider. Bu kanlı figürlerin oralardan kazınması için kılını kıpırdatmaz. Laiklik der ama diyanetin laik ülkede ne işi olur demez. Maaşından, vergisinden kesilen paralar imamına, müezzinine, valizine maaş olarak ödenir bunu sorun etmez. Diline pelesenk şafii temsili ile kürt olduğu halde kürtlükten öcü gibi kaçar.
Not : tarihsel hafıza diri tutulmalı ancak tarihi doğru bilmek, dedikodu ve manipülatif bilgilerden uzak durmak kaydıyla.

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Korku, Travma ve Devlete Yakınlaşma

 Halk ayaklanmasının yenilgiye uğratılmasından sonraki süreçlerde “ihanet” ya da “kimlik değişimi” gibi ahlaki kategorilerle açıklanabilecek kadar basit değildir. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi dönemindeki tek parti rejiminin Kürdistan coğrafyasında yürüttüğü askeri-siyasal stratejiler, bazı aşiretlerin zaman içinde devletle bütünleşmesine yol açan güçlü sosyolojik mekanizmalar üretmiştir. Bazı aşiretlerin Türk milliyetçiliğine yönelmesini anlamak için birkaç temel dinamiği birlikte değerlendirmek gerekir.

Travma ve Hayatta Kalma Psikolojisi
En belirgin unsur, kitlesel şiddetin yarattığı toplumsal travmadır. Peçar tenkil hareketi gibi operasyonlarda:
köylerin yakılması,
toplu infazlar,
sürgünler,
aşiret önderlerinin öldürülmesi,
ekonomik yaşamın çökertilmesi,
gibi uygulamalar yalnız bireyleri değil, kolektif hafızayı da dönüştürür.
Bu tür durumlarda toplumların bir bölümü direnişi sürdürürken, başka bir bölümü “hayatta kalabilmek için devletle uzlaşma” yolunu seçer.
Sosyolojide buna bazen zor altında uyum geliştirme denir.
Özellikle sürekli cezalandırılan topluluklarda devletle yakınlaşmak bir ideolojik tercih olmaktan çok bir “güvenlik stratejisi” haline gelebilir.
eski önderlik tasfiye edilir,
yerine devletle uyumlu yeni elitler oluşturulur.
Bu yöntem Osmanlı’nın son döneminden itibaren birçok bölgede uygulanmıştır.
-eski önderlik tasfiye edilir,
-yerine devletle uyumlu yeni elitler oluşturulur.
Devletler özellikle isyan bölgelerinde:
eski direnişçi elitleri tasfiye eder,
onların yerine merkeze bağlı yeni aileler üretir,
ekonomik ve askeri ayrıcalıkları bu yeni gruplara verir.
Böylece aşiret içinde:
devletle yakın duranlar güç kazanır,
muhalif damar ise yalnızlaşır.
Zaman içinde devletle ilişki kuran aileler:
silah,
ticaret,
bürokrasi,
siyaset,
koruculuk,
mülkiyet avantajları elde ederler.
Bu da ideolojik dönüşümü hızlandırır.
-Koruculuk ve devlete bağımlı güç yapısı.
sistemin temel mantığı: Kürd toplumunu kendi içinde bölmek,
yerel güçleri merkeze bağlamak,
devlet şiddetini yerelleştirmektir.

-Korku psikolojisi,
katliam gören,
liderleri öldürülen,
sürekli askerî baskıyla yaşayan kuşaklarda,
“devlete karşı gelmenin felaket getireceği” düşüncesi derinleşebilir.
Bu durum sonraki kuşaklarda:
otoriteye bağlılık,
devletle özdeşleşme,
aşırı güvenlikçi refleksler,
milliyetçi yönelimler üretebilir.
Kürt hareketlerinin yenilgi sonrasında Kürdistanda yaşanan en travmatik hadiselerin başınnda karşıtına dönüşme olayıdırç Aşiretlerinin reisinin tasfiyesi sonucu yerine yakınlarından birileri oturtularak biat sağlanmıştır.
Yani burada yalnız siyasal değil, kuşaklar arası travma aktarımı söz konusudur.
1930’lardan sonra Türkiye’de resmi ideoloji büyük ölçüde Türk ulus-devleti ekseninde şekillendi.
Kürd kimliği inkâr edildi,
kamusal alandan çıkarıldı,
eğitim sistemiyle Türk kimliği merkezileştirildi.

Bu süreçte devletle entegre olan aşiretler:
çocuklarını resmi okullara gönderdi, bürokrasiye dahil oldu,
askerî ve siyasi ağlara katıldı.
Zamanla:
ekonomik çıkar,
sosyal statü,
siyasal güvenlik
Türk milliyetçiliğiyle bağlantılı hale geldi.
Koruculuk veya benzeri yapılar zamanla yalnız askeri değil, kültürel sonuçlar da doğurur:
devlet dili prestij kazanır,
Türk kimliği güvenlik ve statüyle özdeşleşir,
Kürd ulusal hareketi “risk” olarak algılanmaya başlanır.
Bir aşiret birkaç kuşak boyunca devletle organik ilişki kurduğunda, bu artık sadece politik değil kimliksel bir dönüşüme dönüşebilir.
Dolayısıyla başlangıçta zorunlu olan ilişki, sonraki kuşaklarda gönüllü ideolojik aidiyete dönüşebilir.
Tarihsel örneklere bakilirsa,
“İhanet” Kavramının Sosyolojik Sınırları
Kürd tarih yazımında bu tür dönüşümler çoğu zaman “ihanet” olarak tanımlanır. Ancak sosyolojik açıdan mesele daha karmaşıktır.
Çünkü: sürekli katliam yaşayan,
liderleri tasfiye edilen,
ekonomik olarak kuşatılan,
devlet dışında yaşama alanı bırakılmayan toplumlarda bazı gruplar “direniş”, bazıları ise “uyum” stratejisi geliştirir.
Bu durum yalnız Kürd tarihinde değil:
Kafkas halklarında, Fransiz sömürgeciligi döneminde Cezayir’de,
sonrasında İrlanda’da da görülmüştür.
Yani ağır devlet şiddeti yaşayan toplumlarda bir kısmın devletle bütünleşmesi tarihsel olarak sık rastlanan bir olgudur.


11 Mayıs 2026 Pazartesi

Annem…Ben ona hep sinema tiplemelerindeki “Cesur Yürek” derdim. Çünkü o, hayatın en zor ve en karanlık zamanlarında bile çocuklarının arkasında dimdik duran, korkuya boyun eğmeyen gerçek bir savaşçıydı. Bizlere sadece yaşamayı değil; onurlu durmayı, haksızlık karşısında susmamayı ve ne olursa olsun birbirimize sahip çıkmayı öğretti.90’lı yılların acı, sancı ve baskıyla dolu günlerinde gösterdiği duruş, çevresindeki herkesin takdirini kazandı. Halk arasında “Militan Hacı” diye anılması boşuna değildi; o isim, onun cesaretinin ve direncinin simgesiydi. Evimiz defalarca polis baskınlarına uğradı, günlerce, haftalarca tutsak edildiğimiz zamanlar oldu. Ama annemin gözlerindeki o inanç ve metanet hiçbir zaman kaybolmadı.1996 yılında bu kez kendisi tutsak düştü. 300 kişi kapasiteli Bingöl Cezaevi’ne konuldu. Fakat onu seven halk, onu bir gün bile yalnız bırakmadı. Her hafta yüzlerce insanın ziyaretine gelmesi cezaevi yönetimini bile çaresiz bıraktı. Önce Diyarbakır’a, ardından Batman Cezaevi’ne sürgün edildi. Sekiz ay süren o ağır esaretin ardından özgürlüğüne kavuştu ama üzerindeki baskılar yıllarca dinmedi.1998’de bizler yurtdışına çıkınca, onun içinde büyüyen özlem artık dinmeyen bir yaraya dönüştü. Bizi görmek için defalarca gurbet yollarına düştü, her kavuşmada yüreği biraz olsun huzur buldu. Ama ayrılıklar, hasret ve yılların yükü o güçlü yüreğe ağır geldi. O cesur kalp, içindeki evlat özlemini 2018 yılına kadar taşıyabildi…Şimdi ebedi ziyaretgâhında huzur içinde uyuyor. Ardında ise unutulmayacak bir direniş, tarifsiz bir anne sevgisi ve dimdik bir onur bıraktı.Işıklar içinde uyu sinema tiplemelerindeki cesur yürek…Senin öğrettiğin cesaret ve dik duruş, yaşamımız boyunca yolumuzu aydınlatacak.

20 Nisan 2026 Pazartesi

Tarihte Kürt devlet, beylik ve prenslikleri.

 1.SADAKİLER: 770 - 728 Urmiye merkezli Kürt devleti. Kurucu. Sadaka İbn Ali dır.

2. HEZBANİLER: Hecbani )906 - 1080 Orta ve kuzeydoğu Kurdistan bölgesi. Hewler - Uşnu ve Urmiye merkezli. Muhamad kure Bilal kurmuş ve Jafar kure Shakko devam etmiştir.
3. ŞEDDADİLER : 950 - 1174 Kafkasya da geniş bir bölge. Kurucu. Memlan (Muhammed kure Şeddad dır. Ve oğlu Leşkeri kure Muhammed dır.
4. REVVADİLER : 955 - 1116 Kuzeybatı Kurdistan Azerbeycan bölgesi. Kurucu. Memlan Hüseyin dır.
5. HASANVEYHİLER : ( Hasnewiyan ) 959 - 1095 Şehrizor - Hamedan - Dinawer bölgesi. Kurucu. Hüseyin el-Berzikanî el-Kurdî dır.
6. ANNAZİLER : ( Ayari devleti ) 991 - 1117 Kirmanşah, İlam, Hulwan, Şehrizor, Dakuk yerleri kapsıyordu. Kurucusu. Ebul-Feth kure Annaz dır.
7. MERVANİLER: ( Merwanyan ) 990 -1100 Diyarbakır. Kurucu. Bad kur Dostık ( Abdullah Hüseyin kur Düstık Baz Kurdi ) dır.
8. HEZO EMİRLİĞİ : ( Ezezaniler ) 1058 - 1598 Kozluk, Sason, Kuralan. Kurucu İzzettine Ezezin dır. Devamla 11 Emir dönemi yaşanmıştır..
9. ŞABANKARA EMİRLİĞİ : ( Hezaresbiler ) 1155 - 1425 Kirmanşah. Kurucu. Ebu Tahir ibn Muhammed dır.
10. HEZARESBİLER: ( Luri, Hezarhespi ) 1148 - 1424 Şimdi ki Luristan ve Farsi eyaletleri olan bölgeler. Tahir Muhammed oğlu MALİK HEZARHESP dır.
11. HAKKARİ KÜRT EMİRLİĞİ: ( Mirektiya Hekkariyan ) 1133 - 1849 Cizre, Van, Çolamerg, Urmiye, Hewler kapsayan bölge. 7 asır sürmüş Şemi yani Şembo emirleri yönetmiştir.
12. LURİSTAN ATABEYLİĞİ: LUR DEVLETİ ( Xurşidiyan ) Hurşidiler 1155 - 1597 Luristan, Çarmahal, ve Bahtiyari eyaletleri bölgesi. Kurucusu Sucaeddin Xurşidi dır.
13. ZEKERİ HANEDANLIĞI: ( Zakariyanan ) 1161 - 1360 Güneybatı Kafkasya bölgesi. Kurucuları Baparikan ve Xeli aşiret beyleridir.
14. ERDELEN PRENSLİĞİ: 1169 - 1867 Yedi asır sürmüştür. Senendec bölgesi. Kurucusu, Ahmed kure Mervan Bawe Ardelan.
15. EYUBİ SULTANLIĞI: ( Eyyübiyan )1171 - 1250 Güneydoğu Anadolu, Nübye, Trablusgarp, Suriye, Yemeni kapsayan bölge. Kurucusu Kure Najmaddin Eyubi Salahaddin Eyübi dır.
16. BİTLİS HANLIĞI: ( Rojkanian ) 1182 - 1849 Muş Bitlis Merkezlidir Van Erzurum bölgesi. Kurucuları Rojkani Kürt beyleri.
17. HOY HANLIĞI: 1210 - 1799 Hoy şehri ve çevresi. Dunbuli aşireti beyleri tarafından yönetilmiştir.
17. SUVEYDİ EMİRLİĞİ: ( Çapakçur ) 1231 - 1864 Bingöl bölgesi. Bermeki ailesi kurucu olarak biliniyor.
18. HASANKEYF EMİRLİĞİ: ( Eyübiler ) ( Hısın Keyf ) 1249 - 1524 Hasan Keyf bölgesi. Kurucular ve yönetenler Eyübi hanedanları.
19. ŞİRVAN EMİRLİĞİ: 1264 - 1840 Siirt Eruh bölgesi. Kurucular Eyubi Soyunda Şirvan Beyleri.
20. KİLİS EMİRLİĞİ: ( Mirektiya Kilise )1264 - 1611 Kilis ve Halep bölgesi. Kurucuları Ezidi Filozof Şex Fakharidin torunları dır.
21. BOTAN EMİRLİĞİ: ( Miraktiya botan ) 1330 - 1855 Güneydoğu Anadolu. Kurucusu İzzeddin el Bohti dır. Azaziyan mirleri tarafında yönetilmiştir.
22. BADİNAN BEYLİĞİ: 1376 - 1843 Amediye, Duhok, Zaho, Akre Simele. Kurucusu Bahaddini Kurdi dır.
23. SORAN EMİRLİĞİ: 1399 - 1835 Merkezi Revandizi olup bugün ki Güney Kurdistan bölgesi. Emirlik 24 hükümdar ile yönetilmiştir.
24. MUKRİ EMİRLİĞİ: 1400 - 1802 Mahabad, Piranşehr, Bokan, Serdeşt, Rebet, Nekede, Saqez ve Oshnavieh şehirlerini kapsayan bölge. Mukriyan aşiretleri beyleri tarafında kurulmuş ve yönetilmiştir.
25. MAHMUDİ BEYLİĞİ: 1409 - 1839 Hoşap merkezli ve bu bölge. Kurucu Mahmudi aşireti beylerinde Mahmud ağa dır.
26. PALU BEYLİĞİ: 1495 - 1850 Bingöl Genç, Karakoçan, Palu ve Uluova bölgesi. Kurucu Kara Cemşid Bey dır. Cemşir bey Eğil beyleri soyundadır.
27. PAZUKİ EMİRLİĞİ: 1499 - 1587 Hınıs, Erciş, Malazgirt, Doğubeyazıt, Nashchivan bölgesi. Pazooki aşireti reisi Hüseyin Ali Bey tarafında kurulmuştur. Halit bey tarafında yönetilmiştir.
28. SÜLEYMAN PRENSLİĞİ: 1515 - 1838 Hizan Bitlis Muş bölgesi. Kral Süleyman ve Melikesi Belkısın oğlu MENELİK kurucu olarak bilinir. Ve bu soydan olan prenslerdir.
29. HİZAN BEYLİĞİ: ( Namıran )1520 - 1845 Hizan, Hİsabyerd ve Müks bölgeleri. Namıran beyleri tarafında kurulmuştur.
30. KARA MANSUR BEYLİĞİ: 1543 - 1596 İran bölgesinde Sultaniye, Zencar, Ebher. Kurucu 24 aşireti temsilen Halil Han dır.
31. PİNYAŞİ PRENSLİĞİ: ( Shakulu Oğulları ) 1548 - 1823 Salmas ve Somay bölgesi. Kurucu Pinyanişi aşiretleri beyleri olarak bilinir.
32. ATAK BEYLİĞİ: 16 İLE 19 Yüzyılları arasında Diyarbakır Licede hüküm sürmüştür. Kurucusu Zirkanlı Mir Mahmudun oğlu Ahmed Bey dır.
33. MÜKS BEYLİĞİ: 1600 - 1847 Bölge olarak Bahçesaraydır. Eyübi soyunda gelen beyler kurmuştur. Bilinen beyler Mir Hesenê Welî, Mir Evdal Bey ve Han Mahmut bulunur.
34. BRADOST BEYLİĞİ: 1510 - 1609 Urmiye gölü çevresi, Revanduz Lolan bölgesi. Bradost beyleri tarafında yönetilmiştir. Son beyleri Abdullah Bege Bınari olarak bilinir.
35. BABAN PRENSLİĞİ: 1649 - 1851 Şehrizor bölgesi. Babanzade Ahmed Paşa tarafında kurulmuştur.
36. TEBRİZ HANLIĞI: 1747 - 1802 Güney Azerbeycan bölgesi. Dunbıli aşiretleri reisi Necef Kulu tarafında kurulmuştur.
37. SERAB HANLIĞI: 1747 - 1797 İranın kuzey bölgesinde kurulmuştur. Şikaki aşireti reisi Ali Han tarafında kurulmuştur.
38.KURDİSTAN KRALLIĞI: ( Keyaniya Kürdistane ) 1921 - 1924 Süleymaniye. Mahmut Berzenci.
39. KURDİSTAN UYEZDİ: ( Kurdistana Sor ) 1923 - 1929 Laçin bölgesi. Kafkas Kürtleri.
40. AĞRI CUMHURİYETİ: ( Komara Agiriye )1927 - 1931 Ağrı merkezli. İhsan Nuri Paşa
41. KURDİSTAN CUMHURİYETİ. 22 Ocak 1946 Mahabat merkezli Kurdistan devleti. Qadi Muhammed liderliğinden.
42. GÜNEY KURDİSTAN FEDERE BÖLGESİ: 2005 Irak Anayasası ile Resmileşen federe bölge. Kurucu liderler. Kure Mela Musta Barzani Mesut Barzani ve Mam Celal Talabani dır.

5 Şubat 2026 Perşembe

Karakeçili Aşireti Üzerinden Tarihsel ve Etnik Kimlik İnşasi

 Benzer bir kimlik tartışması Karakeçili aşireti üzerinden yürütülmektedir. Türk resmî tarih anlatılarına göre Karakeçili aşireti, 12. yüzyılın başlarında Orta Asya’dan Anadolu’ya göç etmiş; Eskişehir, Bilecik ve Bursa çevresine yerleşmiştir. Ancak güncel sosyolojik veriler, bu bölgelerde Karakeçili kimliğiyle yaşayan belirgin bir topluluğun bulunmadığını göstermektedir.

Buna karşın Karakeçililerin önemli bir bölümü günümüzde Urfa ve çevresinde yaşamaktadır. Bu topluluk Kürtçe konuşmakta ve büyük ölçüde kendini Kürt kimliğiyle tanımlamaktadır. Etnik kimlik, yalnızca tarihsel köken iddialarıyla değil; dil, kültür, kolektif hafıza ve öz tanımlama üzerinden şekillenir. Bu açıdan bakıldığında, bir topluluğun tarihsel olarak “Türkmen” olarak sınıflandırılması, onun güncel kimlik aidiyetini otomatik olarak belirlememektedir.

Bu tartışmanın sembolik örneklerinden biri Kürt sanatçı Sivan Perwer’dir. Kürt toplumsal hafızasında açık biçimde Kürt kimliğiyle yer alan Perwer’in, devlet yetkilileri tarafından Karakeçili Türkmen kökeni üzerinden farklı bir etnik çerçeveye oturtulması, kimliklerin siyasal amaçlarla yeniden tanımlanmasına yönelik bir girişim olarak değerlendirilebilir. Bu tür müdahaleler, bireysel kimlikten ziyade kolektif aidiyetlerin dönüştürülmesine yönelik bir tarih ve kimlik mühendisliğine işaret etmektedir.

Zazalar Meselesi ve Kimlik Siyasetinin Bölücü İşlevi

 

1 Şubat 2026 Pazar

Kimliklerin Araçsallaştırılması, Temsiliyet Sorunu ve Kürt Siyasal Alanında Meşruiyet Krizi


Son yıllarda Kürt siyasal hareketi üzerine yürütülen tartışmalarda, belirli aktörlerin etnik kökenlerine ilişkin açıklamalar ve bu açıklamaların siyasal işlevi dikkat çekici biçimde öne çıkmıştır. Özellikle bazı siyasal figürlerin annelerinin ya da aile soylarının Türkmen kökenli olduğuna dair beyanların kamuoyunda tartışılması, yalnızca biyografik bir mesele olarak değil; temsil, meşruiyet ve siyasal otorite bağlamında değerlendirilen daha geniş bir teorik tartışmanın parçası hâline gelmiştir. Bu tartışmalar ilk etapta Abdullah Öcalan’ın çeşitli değerlendirmeleriyle görünürlük kazanmış, ardından PKK’nin kurucu ve yönetici kadrolarında yer alan isimler üzerinden Kürt kamuoyunda daha yoğun biçimde ele alınmıştır.

Ancak tartışmanın özü, bireylerin etnik aidiyetlerinden çok, bu aidiyetlerin siyasal temsil mekanizmalarıyla kurduğu ilişki üzerinde yoğunlaşmaktadır. Modern siyasal teoride meşruiyet, yalnızca ideolojik iddialardan değil; temsil edilen topluluğun rızası, katılımı ve siyasal iradesinin kurumsal biçimde yansımasından doğar. Bu çerçevede eleştirilerin temel noktası, Kürt ulusal mücadelesi adına karar alma ve yönlendirme konumunda bulunan kadroların, Kürt halkı tarafından doğrudan seçilmiş olmamaları ve tarihsel Kürt siyasal hareketi içerisinde örgütün kuruluşundan önce belirgin bir toplumsal-siyasal tabana sahip bulunmamalarıdır. Dolayısıyla mesele, etnik köken tartışmasının ötesinde, “kim adına konuşulduğu” ve “bu temsil yetkisinin hangi demokratik zemine dayandığı” sorusudur.

Yaklaşık yarım asırlık silahlı ve siyasal mücadele süreci dikkate alındığında, hareketin Kürt halkı adına yürüttüğü iddia edilen mücadelenin somut sonuçları da yoğun biçimde sorgulanmaktadır. Eleştirel yaklaşıma göre, uzun yıllar süren çatışma, yüksek insani maliyetler ve geniş toplumsal mobilizasyona rağmen Kürtlerin kolektif siyasal statüsüne ilişkin kalıcı, hukuki ve uluslararası düzeyde tanınmış bir kazanımın ortaya çıkmamış olması, hareketin stratejik yönelimlerini tartışmalı hâle getirmiştir. Bu durum, özellikle ulusal hareketlerin başarı kriterleri bağlamında değerlendirildiğinde daha belirgin bir eleştiri alanı oluşturmaktadır. Çünkü siyasal hareketlerin tarihsel meşruiyeti, yalnızca mücadele yürütmelerine değil; bu mücadelenin temsil ettiği topluma ne ölçüde somut sonuçlar üretebildiğine bağlıdır.

Buna karşın hareketin kendi siyasal söylemini büyük ölçüde “demokratikleşme”, “çoğulculuk”, “halk iradesi” ve “öz yönetim” kavramları üzerine inşa etmeye devam ettiği görülmektedir. Ne var ki siyasal teori açısından bakıldığında, demokratik söylem ile örgütsel pratik arasındaki uyum, bir hareketin inandırıcılığı açısından belirleyici önemdedir. Demokratik değerlerin yalnızca retorik düzeyde savunulması yeterli değildir; bu değerlerin aynı zamanda örgütsel yapıda kurumsallaşmış olması gerekir. İç işleyişinde çoğulcu mekanizmalar üretmeyen, farklı görüşlerin serbestçe ifade edilmesine imkân tanımayan ve hesap verebilirliği tesis etmeyen yapılarda demokrasi söylemi büyük ölçüde sembolik bir niteliğe dönüşmektedir.

Örgütsel yapı incelendiğinde ise karar alma süreçlerinin belirgin biçimde merkezîleştiği, kurumsal mekanizmaların çoğu zaman liderlik iradesine bağımlı hâle geldiği ve nihai siyasal otoritenin tek bir figürde yoğunlaştığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu durum, Max Weber’in “karizmatik otorite” kavramsallaştırmasıyla açıklanabilecek bir siyasal model ortaya koymaktadır. Weber’e göre karizmatik liderlik, belirli tarihsel koşullarda güçlü mobilizasyon kapasitesi yaratabilse de, uzun vadede kurumsallaşmayı zayıflatma ve demokratik mekanizmaları işlevsizleştirme riski taşır. Çünkü lider merkezli yapılarda siyasal sadakat, çoğu zaman ilkelere ya da kurallara değil, doğrudan kişisel otoriteye yönelir.

Demokrasi kuramı ise tam tersine; güçler ayrılığı, kurumsal denge, katılımcılık, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerine dayanır. Siyasal hareketlerin demokratik niteliği, yalnızca devlet eleştirileriyle değil, kendi iç yapılarındaki demokratik standartlarla da ölçülür. Bu nedenle, demokratik değerleri savunduğunu ileri süren ancak iç örgütlenmesinde eleştirel çoğulculuğa alan açmayan hareketlerin, demokrasi söylemleri teorik açıdan ciddi bir tutarsızlık üretmektedir.

Sonuç olarak Kürt siyasal hareketi etrafında yürütülen bu tartışmalar, yüzeysel bir etnik köken polemiğinden çok daha derin bir siyasal sorunsala işaret etmektedir. Esas mesele, temsilin kaynağı, siyasal meşruiyetin niteliği, demokratik söylem ile örgütsel gerçeklik arasındaki ilişki ve uzun süreli mücadelelerin toplumsal sonuçlarının nasıl değerlendirileceğidir. Bu bağlamda tartışma, yalnızca belirli aktörlerin kimliklerine değil; modern siyasal hareketlerin meşruiyet üretme biçimlerine, liderlik modellerine ve demokrasi iddialarının pratik karşılığına dair daha geniş bir teorik çerçeve içerisinde ele alınmalıdır.

15 Kasım 2025 Cumartesi

OSMANLI’NIN, KURULUŞUNDAN EN AZ BİR ASIR SONRA, TÜRKLÜĞÜNÜ KEŞF EDİŞİNİN SIRRI

 


A+A-

Ali Kemal Yıldırım

 

Bu günlerde Prof. Dr. Emrah Safa Gürkan’ın moderatörlüğünü yaptığı, ‘’Teke Tek Bilim’’ adlı proğramında ‘’ İlk Osmanlılar: Ve Batı Anadolu Beylikleri Dünyası’’ adlı kitabın yazarı Prof. Dr. Feridun M. Emecen’i izleme fırsatı buldum. Yazdığı eserlerden ve Türk Tarih Kurumu’nun Osmanlı Tarihi hakkında kitap siparişi vermesinden, Prof. Emecen’in, bu alanda, şu anda Türkiye’de en yetkin kişi olarak kabul gördüğü anlaşılıyor. Kendisi, kibarlık ve tevazuh ile dikkatleri çekiyor.

 

Söz konusu söyleşide Emecen,  Osmanlı tarihi ile ilgili ilk yazan kişinin  Germiyan sahasından gelen Ahmedi [1]olduğunu belirttikten sonra, onun manzum türündeki eserinin ‘’Gaza’’ teorisine sahip ideolojik bir çerçeveye sahip olduğunu belirtti. Dolayısı ile 14. Yüz yılın sonlarında yazılmış olan Ahmedi’nin Dâsıtân-ı Tevârih-i Mülük-i Âl-i Osman adlı eserinin Osmanlı kurucularının Türklüğü gibi bir iddiaya sahip olmadığını anlıyoruz. Germiyan sahasından gelen ve muhtemelen Kürt olan Ahmedi, anlaşılır nedenlerle Türklük yerine, İslama vurgu yapmayı tercih edecektir.

 

Emecen’in belirttiği gibi, Osmanlı ailesinin Türklüğü hususunda ilk iddia Yazıcızade Ali’ye aittir. Selçuknâme” (Tevârîh-i Âl-i Selçuk, bazen Selçuknâme ya da Oğuznâme olarak da anılır), Yazıcızâde Ali tarafından, 15. yüzyılın ilk yarısında, yaklaşık 1430–1440 yılları arasında yazılmıştır. II. Murad'ın isteği üzerine yazılan bu kitabın en önemli kısımı, İbn Bîbî'nin Farsça _el-Evâmirü'l-Alâiyye fi'l-umûri'l-Alâiyye adlı eserinin Türkçe çevirisinden oluşur. Selçuklu Tarihi hakkında yazılmış olan İbni Bibi’ye ait kitaba Yazıcızâde Ali, Osmanlı hakkında bazı eklemeler yapmış ve hatta, anlaşıldığı kadarı ile, İbni Bibi’nin orijinal metninde de bazı değişiklikler yapmıştır.

 

Neşrî Târîhi'nde, Yazıcızade’nin, II.Murad devrinde Mısır’da Memlûk sultanlarının yanında Osmanlı elçisi olarak çalıştığı belirtilir. Memlüklüler’in yazı ve yönetim dili klasik Arapça’dır. Askeri elit içinde Kıpçak Türkçesinin egemen olduğu iddia edilir. Yazıcızade’nin esinlendiği kaynakları anlamak için bu arka planı anlamak önemlidir, zira Karamani Mehmet devrinde divanda ve dergahta resmi dil olarak Türkçe’nin kullanıldığı ile ilgili iddianın ondam çıktığı anlaşılıyor, çünkü o Türklüğe yatırım yapmaktadır. Yazıcızade Ali döneminde zirve yapmış olan Türkçe diline yatırım, onun 1451 yılında ölümü sonrasında, 1470-1480 yılları gibi bir zamanda, muhtemelen bu dilin imparatorluk ihtiyaçlarına cevap vermediği düşünülerek, son bulur. Türkçe yerine, parelel kullanıma sahip karma dil Osmanlıca’nın hakimiyeti kabul görür.

 

 İbni Bibi, Selçuklu Tarihi hakkındaki kitabını Moğol işgali devrinde yazar ve bu nedenle Pervane, Karaman sultanı Mehmet ve Kalenderi dervişi Siyavuş hakkındaki görüşleri taraflı olup, Moğolları memnun etmeye yöneliktir.

 

 

 

‘’KAYI BOYU’’ TEZİ NEYİN İHTİYACI OLARAK GELİŞTİRİLDİ?

 

Osmanlı’nın soylu ‘’Kayı Boyu’’ kökenine sahip olduğu tezi Yazıcızade’ye aittir. Bu ‘’Kayı’’ ismi esasen İran’ın asil Keyanien kırallık sülalesinin ön ismi olan’’Kai’’ isminin Türkçe’ye uyarlanmasından başka bir şey değildir. Kayı tezinin bir masal olduğunu Halil İnalcık’da belirtir.

 

Osmanlı’nın Türklüğü ve Kayı Boyu’ndan olma iddiası daha sonra gelen Aşıkpaşazade (1400-1481), Velayeti, İdrisi Bitlisi v.b yazarlar tarafında sürdürülür. Aşıkpaşazade’nin damadı Velayeti, Kudüs’ten getirttiği, el-Wasti tarafından 14. Yüzyılın sonlarında yazılmış olan Ebul Wefa hakkındaki Menakibname’ye bir önsöz ekleyerek Edebali’nin bir Wefai müridi olduğunu iddia edecektir. Bu gelişmelerden, aynı dönemde, çok kişi tarafından Osmanlı’nın ideolojik tabanını güçlendirmek için koordine çaba içerisinde olunduğunu anlıyoruz. Aynı zamanda hem Osmanlı hanedanı ve hem de Ebul Wefa üzerinden Hz. Muhammed ile akrabalığa dek uzanan soy ilişkisi kurgusunun kişisel getirisi de bulunmaktadır. Önsözde yer alan iddialar Velayeti’nin kayınbabası, Osmanlı resmi tarihçisi Aşıkpaşazade’nin eserinde de tekrarlanınca bir resmi ‘’hakikat’’ inşa edilmiş olur. Halbuki   Konu hakkında yazan Jonathan Brack ve Sara Nur Yıldız Edebali’nin bir Wefai sufisi olmadığını ikna edici verilerle açıklarlar. [2]

 

Osmanlı tarihçileri hususunda Köprülü, İdris’i Bitlisi’yi örnek verir:

 

İdris Bitlisi’nin Heşt-Behişt’inde, Osmanlı hânedânının ve bunların mahiyetindeki kabilenin Kayı’lardan olduğu tasrih olunur....................İdris’in eserinden sonra, Osmanlı kronikçileri arasında, bu Kayı an’anesi âdetâ resmi mahiyet almış.[3]

 

Kayı soyundan olunduğunun iddia edilmesinin nedeni hakkında şu satırları okuyoruz:

 

Bütün bu ameli menfaat düşüncelerinin üstünde, o esnada Osmanlı sarayında ve yüksek sınıflar arasında moda olan edebi ve fikri cereyanların te’siri ile, kendilerini böyle asîl bir kabileye mensub saydırmak… [4]

 

Köprülü’nün ifade ettiği ‘’o esnada Osmanlı sarayında ve yüksek sınıflar arasında moda olan edebi ve fikri cereyanlar’’ soyluluk bakımından Kayaniyen ailesini yücelten İran geleneğinden oluşmaktadır.  Daha sonraları Köprülü bu görüşünden ricat ederek Anadolu Türklüğü’nün amentüsü haline getirilen Oğuz ve Kayı Boyu savunusuna geçer, zira işaret fişeğini ‘’Ulu Önder’’den almıştır:

 

Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühümdür. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.[5]

Siyasetçinin yazara ne yazması gerektiğini dikte ettirmesinin anlamı hakkında okuyucu düşünsün.

 

 TEMSİLDE YER VERİLMEYEN KÜRDE EDEBALİ ÜZERİNDEN EFSANE OLUŞTURULMASI

 

Ede’bali Tâcin el Kurdi’nin kızı ile evlendiği iddiası erken Osmanlı kroniklerinde geçmez. Osman Bey’de Edebali’nin kızı Malkhatun (Malhatun), dolayısı ile Tâcin el Kurdi’nin torunu ile evlendiği iddiası hakkında ChatGPT üzerinde yaptığım soruşturmada şu bilgilere ulaştım:

 

Edebali’nin Taceddin el-Kürdî’nin kızıyla evlendiği bilgisi ilk defa 17. yüzyıl civarında, muhtemelen Münirî Mehmed Efendi, Kâtip Çelebi veya Lütfi Paşa Tarihi’nin bazı geç nüshalarına dayanan tasavvuf silsilelerinde görülür.

Ancak tarihçiler arasında bu rivayeti ilk sistemli şekilde dile getiren kişi genellikle Bursalı Mehmed Tahir (19. yy) olarak kabul edilir. O, Osmanlı Müellifleri adlı eserinde bu rivayeti “bazı menakıbnamelere göre” diye aktarır.

 

Bu hikayenin yaygınlaşmasının nedeninin 19. Yüzyıla ait İttihat Teraki’nin bilinen icraatlarından biri olduğu anlaşılıyor. Yakın zamanda bu iddianın tekrar öne çıkarılmasındaki amaç; cumhuriyet’in kuruluşunda baş vurulmuyan Kürt ve Alevi rızalığının, sanki Osmanlı kuruluşunda varmış gibi yeni Osmanlıcılığa uygun bir algı oluşturmaktır. Çok sayıda Kürd’ün de ortak edildiği bu algı oluşumununun doğru olmadığı ortaya çıktı: Prof. İ.H. Uzunçarşılı’nın yayınladığı Orhan Bey’e ait 1324 tarihli Vakıf belgesi (waqfiyya) Malkhatun’un Ömer Beg’in kızı olduğuna tanıklık eder. Hakan Erdem, Bu konuyu, 09/03/2019 tarihli Karar gazetesindeki köşesinde ‘’Şeyh Edebali Orhan Bey’in dedesi değildi’’ başlığı ile işleyecekti.

 

OSMANLI TÜRKLÜĞÜNÜ NEDEN SONRADAN KEŞF ETTİ?

 

Osmanlı kurucuları, nerede se 150 sene gibi bir zaman Türk olduklarından bahsetmiyorlarsa bunun şöyle bir anlamı olmalıdır: ya  Osmanlı hanedanları Türk olduklarını bilmiyorlar, ya da biliyorlarsa da bunu gizlemektedirler. Ancak çok muteber bir kökene sahiplerse niye gizlesinler? Osmanlı sarayının sonradan Türklüğe yatırım yapması, muteber görülmeyen aidiyetin Türklük olmadığını gösteriyor.  Osmanlı’nın kurulduğu devirde insanlar kendilerini mensubu oldukları Oğuz, Kıpçak, Karluk v.s  gibi boylara göre tasnif ediyorlardı. İlk kez Orta Asya havalisinde Oğuz v.b boylar ile karşılaşan Araplar böylelerine kendi dillerinde "Etrak" diyorlar. Bu sözcük anlam itibari ile Türklüğü fade etmek için kullanılmış olsa da, boylar, kendilerini kendi isimleri ile anarlar.  ‘’Türk’’ isminin, bu topluluklara, dışarıdan verildiği (exonym) anlaşılıyor. Koreli gezginci Huei-ch’ao 5. Yüzyılda Hunlular ile T’u-Chúeh (Türkler) arasında baş gösteren savaşlardan bahseder.[6]  ‘‘Türk Devletleri Tarihi’’nin yazarı Ahmet Demir, bunu T’u-küe olarak telaffuz eder. Bu şekilde yazılmasının nedenini de Çincede ‘’r ‘’ harfinin bulunmaması ile açıklar.[7]

 

Selçuklu döneminde de Denizli ve havalisine "Turquia" ismi dışarıdan, Latinler tarafından verilir. Bu durum, tarihi düşman olarak bilinçlere yerleşmiş olan ‘’İran’’ ismini anmaktan daha hayırlı bir şey olarak düşünülmüş olamaz mı? Aradan bir asırdan fazla zaman geçtikten sonra Osmanlı sarayı neden Türk olmayı akıl etti? ‘’Chucher, 1369 yılından itibaren batı tarafından Osmanlı için Turchia/Turquia isimlerinin kullanıldığı bilgisini verir.’’[8] Yani Osmanlı daha kendisine Türk demeden başkaları bunlara bir isim vermiş bulunmaktadır.

 

Osmanlı açısından sorulacak en makul soru, çevrede daha köklü kimlikler var iken, bunların neden Türklüğe yatırım yaptığını sorgulamak olmalıdır. Aslında ‘’Kayı’’ iddiası, aynı zamanda bir İranilik iddiasıdır, ancak, anlaşılan, bir kapsam genişlemesine maruz kalmıştır.  Osmanlı’ya soylu bir kök oluşturmak amaçlı seçimde, Timur’un oğlu Şahruh 2. Murad’ı küçümsemesi ve çevredeki beyliklerin öteden beri Osmanlı’yı aşağılanmalarına muhatap olmanın payı bulunmaktadır. Osmanlı’nın başka adları seçmemesinde şu ihtimaller üzerinde düşünülebilir:

1) Bizans diyemezdi. Onun sahipleri vardı; üstelik bu güç ile bir rekabet, daha ötesi savaş hali mevcuttu.

2 Arap diyemezdi, Hristiyan ülkesinde tepki toplar. Toparlayıcı olamaz.  Üstelik yenilmiş bir unsur.

3) Fars diyemezdi. Hem Rum Selçuklu'nun dağılması zaten İrani unsurun yenilgisi ve hem de Latin ve Bizans unsuru tarafından, İran'la tarihi düşmanlık nedeniyle, cazip karşılanan bir durum değil. Moğollar İran’I düzleyerek gelmiş; Rum-Selçukluda İrani kökenden olanları tasfiye etmiş. Öyle olunca Moğollar bu durumu hiç Kabul edemezdi.

4) Geriye kalan Moğol alternatifi:  Moğollar Memlüklülere yenilmiş ve yıpranmış bir güç. Kanlı mirası nedeniyle cazip değil. Kaldıki Osmanlı Moğollar'dan farklı olarak yerleşik hayata geçmeyi tercih ediyor ve kültürel etkileşime, dolayısı ile kültürel asimilasyona açık. İçerdeki Rum, Kürt, Fars, Arap gibi diğer unsurlar Moğolluk’dan haz etmemektedir.

 

Görünen o ki, bütün bu alternatifler değerlendirildikten sonra, daha kapsayıcı olacağı düşünülerek ‘’Kayı Boyu’’ mensubu Oğuz olunmaya karar veriliyor. Burada hem İran ve hem de Asyatik unsurları memnun etmek de istenmiş olabilir.  Buna ragmen, daha sonraki tarihlerde, Osmanlı’nın hanedanlık ailesinin  Türklüğü red eden  ve hatta küçümseyen ifadelerine de tarihte çokça rastlanabilir. Osmanlı sülalesi öyle bir yerden gelmeli ki, soylulukta ve savaşçılıkta kendisini suçlayan rakiplerinden aşağı olmasın ve bu sayede diğer beylikler üzerinde hakimiyetine meşrulaştırıcı bir gerekçe yaratsın. İşte o zaman İrani Şahlık sülalesinin "Kai" ön isminden hareketle "Kayi Boyu" diye bir boy icat edilir. ‘’Kayi Boyu’’ adından daha önceleri bahseden yok. Bu boy Osmanlı ailesi ile ilgili bir iddia, tebaa önemli değildir. 

 

Öyle ise Osmanlılar kim? Osmanlı tebaası ekseri çoğunluk ile Rum, Kürt, Ermeni, Gürcü, Arap, Harzemli, Fars v.b yerli halk mensuplarından oluşuyor. Bu yerli tebaaya Türk ve Moğol katılımı esas olarak 1071 sonrası sürecin ürünü. Tabii bir de ‘’Türkmen’’ olarak adlandırılan çok etnisiteli gruplar da var. Ancak Selçuklu’nun Fars kökenli veziri Nizam I Mülk’ün  tasvirine göre ‘’Türkmenlik’’ zaten göçebe hayat tarzını ifade ediyor olup, çeşitli farklı kavimleri kapsayan  bir kavram. Elbette göçebenin ne camisi ve ne de 5 vakit namazı olur. Bu da işin başka bir boyutu…

 

RUM-SELÇUKLU DEVRİNDE ANTİ MOĞOL İTTİFAKI VE KÜRTLER

 

Kösedağı savaşı (1243) sonrası Moğollar Rum Selçuklu devletini vassalı haline getirir. 1246 yılında Saadettin Köpek’in kışkırtması ve II. Giyasettin Keyhüsrev’in emriyle İrani kökenli  olan Sahib Şemseddin al-İsfahani’nin öldürülür.

 

1256 yılında Moğol Baycu’ya karşı  Rum komutan Paleologus önderliğinde annesi Rum  İzzettin Keykavus’un da dahil olduğu yerli güçler ittifakı (Rum, Kürt, Fars ve Arap ) Moğollar’a karşı  Aksaray önlerinde ciddi bir yenilgi yaşar. İttifak ile ilişkili olan Ezidi Kürt lider Şerafeddin, Moğollar ile yapılan savaşta 1258 yılı civarında Erzincan’a bağlı Kemah önlerinde öldürülür.

 

15 Nisan 1277 tarihinde Elbistan’da yapılan savaşta Moğol güçleri Memlüklüler tarafından hezimete uğratılır.  Sultanlardan daha fazla yetkiye sahip olan Rum-Selçuklu veziri Pervane Memlüklüler ile işbirliği yaptığı iddiası ile 2 Ağustos 1277 tarihinde Moğollar tarafından idam edilir. Pervane’nin idamı ile İraniler’in (dolayısı ile Kürtler’in) devlet ve bürokrasideki varlığı marijinallleşir. Bu durumu, Rum-Selçuklu tarihinde İraniler’in tasfiyesi ile gerçekleşen bir kırılma olarak okumak yanlış olmuyacaktır. 

 

Kösedağı savaşı  sonrası Moğollar Rum Selçuklu devletini vassalı haline getirmekle kalmamış; böl ve yönet politikası gereği çok sayıdaki beyliğin güçlenmesini de sağlamıştır. Bu bölgede Moğol desteğinden yararlanıp diğer beylikler ile ilişkilerde yararlanılan beyliklerden biri de Çobanoğullarıdır. Kastamonu çevresinde oluşan Çobanoğulları Beyliği, 1211-1309 yılları arasında hüküm sürer. Osmanlı tarihi, hakkında yazan çok sayıdaki tarihçi Osmanlı devletinin 14 yüzyılın ilk çeyreğinde kurulmuş olduğunu iddia ederler. Onlara göre 1299 tarihi hayalidir. 1309 yılında Çobanoğulları’nın son bulmuş olması onun yerine Osmanlı’nın geçmiş olmasını da açıklar, zira yaygın iddiaya göre Osman daha önce bu beyliğin hizmetindedir.

 

 

pictweefure1.jpg

 

II. Theodore Lascaris (1221-1258) ile Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus (1238-1279) Moğollara karşı işbirliği yapınca bu iş birliğini engellemek için Osmanlı Beyliğine evrilen bir sürece Moğollar destek verirler. Yerlilerin ittifakı Moğolları hayli tedirgin etmiştir. Selçuklular’ın Bizans ile bağını koparmak için, bu bölgede o zamana dek Çobanoğulları idaresine tabi bir komutan olan Osman’ın (Othman) önü açılır. Böylece Osmanlı ailesinin yükselişi Moğol desteği sayesinde gerçekleşir. Moğollar, Bizans ile ittifak içinde olan  İzzeddin Keykavus’a karşı,  annesi Türk (belkide Moğol?) olan IV Rükneddin Kılıçarslan’a destek verirler.  Osman’ın çoban başı olması komutan olması ile uyuşmazlık teşkil etmemektedir. O günler çoban başı olmak, bütün topluluklarda aynı şekilde aşağılayıcı  (pejorative) olarak mı algılanıyordu? Muhtemelen değil…

OSMAN BEY KİMDİ?

 

Osman gerçekten kimdi? Osman Bey’in babasının kim olduğu hususunda erken Osmanlı tarihinde bir bilgi bulunmamaktadır.

 

Sultan II. Mehmet döneminde tarihçi Şükrullah, Osman’ın babası Ertuğrul’u göbekten Nuh’un torunu olarak sunacaktır. Osman’ın babasına Ertuğrul ismi yakıştırılır iken, kendisinin dedesine de Süleyman adı verilecektir, zira Süleyman Suriye’de savaşta ölmüş bir Selçuklu komutanıdir. Anlatıya göre Sultan Süleyman Merv yakınlarındaki Mahan’da doğmuştur. Oysa Evliya Çelebi, eseri “Seyahâtname”de, Hz. Nûh ve kavminin konuştuğu dilin Kürtçe olduğunu ifade eder.[9]

 

 Tarihçiler Osman’ın kökeni hususunda hemfikir değiller. Onun Hicazlı bir Arap olduğunuİ İranlı, Bizans, Harzem olduğunu söylüyenler var; ancak çoğunluk Moğol olduğu görüşünde. Prof. Emecen Osman’ın Harzemli bir Oğuz Boyu mensubu olduğunu söylese de, bu durumu da doğrulayacak veriden yoksunuz. Rum-Selçuklu ve Eyyübü Eşref ittifakı karşısında Erzincan Yassıçimen’de ağır bir yenilgi almış Harzemliler’e, kurtlar sofrasında bu kadar geniş alan açılacağına ihtimal verilmiş olması mümkün görünmüyor. Harzemliler’in Oğuzluğu ve hele 24 boy mensubiyeti ise bir efsaneden müteşekkül. Oysa Prof Boswort 9 Oğuz kabilesinden bahseder.[10] Kaldıki bunlar da çoktan melezleşmiş olmalılardır. Bazı kaynaklar, örneğin 13. Yüzyılda yaşamış olan Ermeni tarihçisi Kirakos Gandzakets Selçuklular’ın İskitli olduğu iddiasında bulunur.[11] İskitliler (Sakalar), tarihçiler tarafından, İrani bir halk olarak görülür.

 

Aşıkpaşazade’nin belirttiğine göre, Karesi vilayetine (Balıkesir civarı) yerleşmiş olan Araplar'I, Orhan Bey Rum iline geçirmiş; Araplar uzunca bir süre Gelibolu’da oturmuşlardır. Osman’ın Arap olması; Orhan tarafından Araplar sürüldüğüne göre, ihtimal dahilinde olmayan bir durum. Orhan henüz çok güçlü olmadığı bir devirde akrabaları olsa onları neden sürsün? Geriye en güçlü ihtimal olarak Moğolluk ve Farslılık (İranlılık) kalıyor. Istanbul’un alınması sonrası Fatih’in hizmetine giren Yunanlı yazar Kritovoulus Osmanlı sülalesinin Ahameniş ve Farslılara dayandığını söyler.[12]

 

Kimi Kürt çevreleri ise utangaçça Osman’ın aslen Kürt olduğunu fısıldarlar. Bu konuda, dayanak olarak, Osman’ın gerçek isminin bazı kaynaklarda Atman olarak geçmesi gösterilir, zira Atman ismine sahip Kürt aşiretleri de bulunmaktadır. Bu durumu, geçmişten kendi ‘’kahraman’’ını yaratarak, mevcut ezikliği giderme amaçlı bir çeşit psikolojik refleks olarak da yorumluyabiliriz ‘’Athman sözcüğü orijin olarak Sanskitçe’den alınmadır. Ātman Brahmanizm’de, sonsuz yaşayan enerji olarak ‘birey ruhu’ anlamına gelir.’’ [13] Bu durumda Ātman pekala bir Hintli, Tacik, Fars, Afgan v.s de olabilir.

 

Stratejik bir alanda, Moğollar’ın dost görmediği kavimlerden birinin yükselmesine Moğollar neden izin versin? Bölgede Moğollar tarafından en fazla zulüme uğratılıp katliamlardan geçirilen toplululukların başında İsmaililer ve Kürtler gelir. Bu durum göz önüne alınırsa, soruya menfi cevap vermek imkansızlaşıyor. Kaldıki İsmaililer’in de önemli bir kesimi Kürt. Üstelik Rum, Kürt, Fars, Arap v.b yerlilerin ittifakına karşı, Marmara havzasında Moğollar’ın stratejik dost ihtiyacını karşılamak için Osman Bey’e yatırım yapılır. Moğollar ile iyi ilişkiler içerisinde olan Ermeni ve Gürcüler var iken, bir Kürde neden yatırım yapılsın?

 

OTOKRASİNİN MİLLİYETİ MESELESİ VE JEO POLİTİK

 

Kaldıki, bir Kürt otokratik bir devletin kuruluşunda yer almış olsa veya sadrazam olsa, bu devlet bir başka devlet mi olur? Neyseki Osmanlı’ Devleti’nde, Genç Osman (II. Osman) döneminde1622-1623 yılları arasında, sadece bir sene gibi bir zaman sadrazamlık yapmış olan Köse Mehmed Paşa dışında, herhangi bir Kürt sadrazam ile karşılaşmıyoruz. Moğollar Rum Selçuklular devrinde yaptıkları operasyon ile Kürt unsurunu siyasal olarak marijinalize etmişlerdir. Athman (Osman) Kürt kökenli olsaydı herhalde kendi kavmine önem verirdi? Vermemiş ise, Kürtler için Osman’ın öneminin sırrı nedir?

 

Burada meraka değer başka bir husus ise şudur: Yerlilerin ittifakına karşı Osman kartının öne çıkarılmasına Memlüklüler’in tavrı nasıl olmuştur? Memlüklüler Moğollar ile düşman. 1277 yılında Memlüklüler Elbistan ovasında Moğollar’I hezimete uğratırlar. Böyle olunca Moğollar’ın Osman üzerindeki etkisi de zayıflamış olmalı. Bütün Anadolu sathında yaygın varlığa sahip; asıl işi savaş olan Moğol güçleri, para verecek olan beylerin safına akın etmiş olmalıdırlar. Bu şartlarda Karaman ve Germiyan beylikleri arasında rekabetler yaşanmaktadır; Ceneviz, Venedik ve Latin varlığı bölgede aktiftir. Latinler aralarındaki din ayrımı nedeniyle Bizans’a düşmandırlar. Osman’ın safında savaşan Katalan askerlerinin varlığı göz önüne alınınca burada bir bit yeniğinin olduğu anlaşılıyor. 13. Yüzyıl sonlarında Latin politikasının; bir yandan Ortodoks düşmanlığı, diğer taraftan da kaos yerine, muhatap oluşturma üzerine kurulu olduğunu söylersek yanılmış olmayız.

 

Geçmişte 1240 yılında, yaklaşan Moğol tehlikesine karşı, Anadolu’yu güçlü tutma gereği Katalan askerlerin Babailer’e karşı mücadelede yer aldıklarını biliyoruz. Latinler Kösedağı savaşında, Kürtler’in de desteklediği Moğol karşıtı yerli ittifaka destek verirler.  Osman’ın yükselişi ile ilgili bütün detaylarını bilmediğimiz bir durum söz konusudur. Ancak o zamanki jeo Politiğin Osman’a uygun fırsatlar sunduğu ortada. Yoksa sıradan bir çoban başılıktan (komutanlıktan) bir beyliğe nasıl yükselinebilinir? Bu Jeo Politik nedeniyle  daha önceleri de, 1178 yılı öncesinden başlamak üzere, Alman kökenli Roma İmparatoru Fredrick Barbarosa ile Selçuklu Sultanı ilişki geliştirmiş ve Selçuklu topraklarından Haçlı ordularının geçişinin sağlanması için Alman asilzadesi Gottfried von Weisenbach Anadolu’ya gönderilmiş ve daha sonra onu başkaları izlemiştir. [14]

 

picturewrwerre1.jpgpwwicture1.png

Jeo Politik yanında  Osmanlı'yı yükselten diğer dinamikleri anlamak bugünkü siyaseti de anlamak için önemlidir. Şikari’nin verdiği bilgilerden Kahramanlılar ve Eretna saflarındaki Moğollar’ın katılımı ile Osmanlı’nın ordusundaki Moğol askeri gücünün arttığını anlıyoruz.[15]  Bu katılım hikayesinde Moğollar’ı cezb eden neydi? Osman’ın kimliği, ordusundaki Moğol komutanların varlığı veya yağma? Hepsi de olabilir. Colin Heywood Osmanlı hanedanının Bizanslıların kuzey ve kuzeybatısındaki Moğollarla bir akrabalığı olduğunu ileri sürer.[16] Lindner İlhanlılar’a ait, Ghazan Han adına basılmış metal para (dirhem) üzerinde ‘’Söğüt’’ yazılı olduğundan ve Orhan döneminde İlhanlılar’ın Orhan’dan haraç beklediklerine ilişkin bir kanıttan hareketle; Osman’ın kariyerinin başlangıcında İlhanlı yörüngesinde olmasının tuhaf bir şey olmıyacağını ileri sürer. [17] Halil İnalcık’ın yazdığına göre, İlhanlı mali kayıtlarında, Orhan Bey dönemine dek Osmanlı Beyliği’nin bu devletin sınır eyaleti olarak yer aldığı yer alır.[18]

 

 

SONUÇ

 

Prof. Emecen Osmanlı Sultanları’nın kendi Türk köklerini unutmadıklarını iddia eder. Halbuki İran ve özellikle de Rum-Selçuklu sultanlarının pratiği onların erken devirlerde köklerini unuttuklarını gösteriyor. Rum-Selçuklu sultanı I. Alaeddin’in Keykubat’ın; İzzettin ve Ruknettin adlı oğullarının annesi Kürt Eyyübü ailesindendir. İbni Bibi’nin eserinde, bugünkü Ukrayna topraklarında Sogdian bölgesine çıkan Rum-Selçuklu komutanı, Kıpçaklar’dan ‘’Küfar I Etrak’’ diyerek bahseder. Bu ifade tarzı, Rum-Selçuklu devletinin kendisini Türk olarak görmediğine delalet eder.

 

Petrushevsky; Prof. Emecen’ın iddiasının tersine, Selçuklular’ın İran’da İslam’a geçerek kendi Oğuz geçmişini unuttuklarını; buna karşılık Moğollar’ın aşamalı olarak geçmiş şamanist, Hrıstiyan ve Budist inançlarını terk etmelerine rağmen, hiç bir zaman tarihi köklerini unutmadıklarından bahseder.[19] Ancak;

 

  Devletler gözden düşen kimlikler ile yola devam edemez; bunlar kendilerine yeni bir kimlik ve hikâye yaratma ihtiyacı duyarlar. Devletlerin isim değişikliği, birazda günümüzde başka bir yüzle müşterilerinin karşısına çıkmak isteyen şirketlere benzer.[20]

 

Osmanlı ismi yerine, Türkiye Cumhuriyeti adının seçilmesinde  böylesi bir imaj değişikliği ihtiyacının rolü yadsınamaz. Son Osmanlı padişahına göre, ilk Cumhurbaşkanı M. Kemal’in ‘’Tek Adam’’ olması, bu yeni imajın gölgesinde kalacak ve pek önemsenmiyecektir.

 

Sonuç olarak, 15. yüzyılın ortalarında imparatorluk yolunda ilerliyen bir devlet ve onun yöneticileri üstünlüklerini kanıtlıyacak bir hikayeye ihtiyaç duyarlar. Diğer kimlikler yıpranmış ve aralarındaki husumet nedeniyle, geniş bir desteğe uygun değildirler. O zamana dek rağbet görmeyen, ancak Selçuklular döneminde çok zaman kendilerini desteklemiş olan Latinlerin kullandığı "Türk" ismi bu şartlarda avantajlı görülerek bir tercih haline gelir. Türk diline gelince, onun gelişiminde Moğol siyasal ve dilsel katkısı bir kaldıraç rolü görür. Ancak birileri ‘bu devlet bir Fars devletidir’ deseydi, Moğol işgali sonrası yeni dinamiklerin harekete geçtiği bir bölgede, bu Farsça bugün bildiğimiz Farsça olabilir miydi? Arap işgali döneminde Farsça yüzde kırk oranında Arapça kelimeler ile dolduğuna göre, bu soruya menfi cevap vermek imkansızlaşıyor. Özbekçe, Kırgızca, Türkmence v.b diğer Türki dilleri anlama oranımız bu konuda bir gösterge olabilir. Demek ki, bugünkü Türkçe, diğer komşu dillerdeki etkileşim ile epey farklılaşmış; hem Türkçe ve hem de Türk çok değişmiş…

 

 Osman’ın etnik mensubiyeti ne olursa olsun, Moğol katkısı olmadan böylesi bir beyliğin başarılı olması imkansızdır. Osman’ın başka bir etnisiteye sahip olması, Osmanlyı Osmanlı olmaktan çıkarmaz. Osmanlı’nın başındaki kişinin etnik mensubiyetinin Türk olup olmaması bu imparatorluğun otokratik karekterinde bir değişime neden olmaz. Bazı yazarlar için Akkoyunlu Sultanı bir Med kralıdır. Demek ki, Uzun Hasan’ın Türk kökenli olması onun Med kralı olmasına engel olmamış. Aynı şey Mısır ve Süriye’de hükümdar olan Eyyübüler için de geçerlidir. Öyle ise, neticeye bakmak daha

Kaynak: OSMANLI’NIN, KURULUŞUNDAN EN AZ BİR ASIR SONRA, TÜRKLÜĞÜNÜ KEŞF EDİŞİNİN SIRRI - Ali Kemal Yıldırım